Türkiye'de son günlerde yaşanan acı olaylar sonra Karaman Gazeteciler Cemiyeti Başkanı açıklamalarda bulundu.
Başkan Koctürk şu ifadeleri kullandı;
"Medyanın Kanlı Mirası: "Bulaşıcı Suç"
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan ardı ardına gelen haberler, sadece birer asayiş vakası değil; toplumun ruhunda derin yaralar açan ve cevabını korkuyla aradığımız o soruyu beraberinde getiren trajediler: Şiddet, virüs gibi bulaşabilir mi?
Bilim dünyası bu soruya "evet" diyor. Ancak bu virüs biyolojik değil, sosyolojik ve psikolojik bir taşıyıcıyla yayılıyor: Medyanın merceği. Literatürde "bulaşma etkisi" veya "taklit suçu" olarak bilinen bu fenomen, özellikle okul saldırıları ve intihar vakalarında korkutucu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.
Columbine’dan Bugüne: Katili "Ünlü" Yapma Yanlışı
Her şey 1999 yılında ABD’deki Columbine Lisesi saldırısıyla başladı. Medya, iki saldırganın günlüklerini, videolarını ve sözde "dışlanmışlık" hikayelerini o kadar romantize ederek sundu ki, ortaya bir "Katil Şöhreti" (Killer Celebrity) çıktı.
Bu durum, toplumun kıyısında bekleyen, öfkeli ve görülmek isteyen bireyler için bir yol haritasına dönüştü. Araştırmalar, Columbine’dan sonra gerçekleşen onlarca saldırının faillerinin "onlar gibi olmak istedim" dediğini kanıtlıyor. Şiddet, trajik bir biçimde bir "başarı hikayesi" gibi ambalajlanıp sunulduğunda, bir sonraki failin motivasyonu da hazır hale geliyor.
Ülkemizde de benzer bir yaklaşımı özellikle Adana asayiş haberlerinde sıkça gördük. 20 yıl önce bir suçlu adliyeye girerken kendisini çekmek isteyen gazetecilere karşı yüzünü kapatır, yakınları da “çekmeyin kardeşim” tepkisi verirdi. Son yıllarda bu durum epey değişti. Artık “Alem buysa kral benim” sloganlarıyla bir kahraman edasıyla gazetecilere poz vererek, racon keserek giriyorlar adliye kapısından.
14 Günlük Risk Penceresi: Şiddetin Kuluçka Süresi
Fizikçi ve veri bilimci Sherry Towers’ın epidemiyolojik modeller kullanarak yaptığı çalışmalar, şiddetin tıpkı bir grip salgını gibi yayıldığını gösteriyor. Towers’ın "Kendi Kendini Tetikleyen Süreç" analizi, çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor: Büyük bir saldırının ardından yaklaşık iki haftalık bir "risk penceresi" açılıyor. Bu 10-14 günlük sürede, medya kapsamı ne kadar yoğunsa, yeni bir saldırı ihtimali o kadar artıyor. İstatistiklere göre her büyük olay, kendisinden sonra ortalama 0.3 yeni saldırıyı tetikliyor. Yani ekranlarda dönen her kanlı görüntü, bir başka failin zihnindeki "yapabilirim" düşüncesini besliyor.
Şöhret Arayışı ve Ölümcül Rekabet
Kriminolog Adam Lankford’un araştırmaları ise madalyonun daha karanlık bir yüzünü aydınlatıyor: Saldırganlar daha fazla öldürmeyi, daha fazla ünlü olmak için istiyor. Medyanın ilgisi kurban sayısıyla doğru orantılı arttıkça, failler arasında vahşi bir rekabet doğuyor. Kim daha çok "ses getirecek", kimin "manifestosu" daha çok okunacak?
Eğer bir katilin adını, yüzünü ve sözde "haklı sebeplerini" manşetlere taşıyorsanız; ona arzuladığı ödülü, yani sonsuz şöhreti altın tepside sunuyorsunuz demektir.
Çözüm: İsimsizleştirme ve Sorumlu Yayıncılık
Peki, basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkı ile bu cinayet sarmalı arasındaki denge nasıl kurulacak? Çözüm sansürde değil, yöntem değişikliğinde.
- Adını Anma, Yüzünü Gösterme: Lankford’un önerisi basit ama hayat kurtarıcı. Olayın tüm detayları, güvenlik açıkları ve kurbanların anısı haberleştirilmeli; ancak failin kimliği bir kahramanlık ya da gizem objesi haline getirilmemeli.
- İntihar Haberleri Hassasiyeti: Dünya genelinde medyanın intihar haberlerini veriş biçimi nasıl kısıtlandıysa ve bu durum vaka sayılarını düşürdüyse, okul saldırıları ve kitlesel şiddet olayları için de benzer bir "yazısız kural" benimsenmeli.
- Bireysel Sorumluluk: Bugün hepimiz birer medya kanalıyız. Sosyal medyada bir katilin videosunu veya manifestosunu paylaşmak, o virüsün yayılmasına aracılık etmektir.
Şiddet bulaşıcıdır, ancak bu salgını durduracak olan aşı yine bizim elimizde. Eğer saldırganı bir "ünlü" değil, bir "hiç" olarak konumlandırmayı başarırsak, şöhret peşindeki karanlık zihinlerin en büyük motivasyonunu ellerinden almış oluruz. Unutmayalım; yayınlanan her provokatif görüntü, bir sonraki felaketin fitilini ateşliyor olabilir."









