Nusaybin–Kamışlı sınır hattının Suriye tarafında yaşanan ve Türk Bayrağı’na yapılan alçak saldırıya hep birlikte şahit olduk. Bayrağımıza uzanan o eller; yalnızca bir sembole değil, tarihimize, hafızamıza ve şehitlerimizin emanetine yönelmiş kirli bir saldırıydı.
Biraz cesaret sanılan cehalet ve birkaç saniye, bayrağımıza el uzatmaya yetiyor. Ancak o bayrağın neyi temsil ettiğini anlamak, işte asıl zor olan budur. O bayrak; Sarıkamış’ta donarak şehit düşen askerin, Çanakkale’de geri dönmemeyi göze alan gencin ve sınır boylarında nöbet tutan isimsiz kahramanın sessiz imzasıdır.
Türk Bayrağı’na uzanan kirli eller, aslında ilk kez ortaya çıkmıyor. Tarih boyunca bu milleti yenemeyenler, hep semboller üzerinden saldırmayı denedi. Çünkü bilirler ki bu topraklarda bayrak sadece bir direğe asılmaz; kalbe asılır. Bir evin duvarında, bir tabutun üzerinde, bir askerin omzunda taşınır.
Bayrağı sevmek, onu sadece taşımak ya da asmaktan ibaret değildir. Bayrağı sevmek; onun altında adil olmak, dürüst olmak, vatanı yalnızca sınırda değil günlük hayatta da koruyabilmektir. Bayrağa saygı, onu yere düşürmemek kadar; temsil ettiği değerlere sırt çevirmemektir.
Unutulmamalıdır ki bir bayrağa el uzatmak, o bayrağın gölgesinde büyüyen bir milleti yok edemez. Aksine, o bayrağın neden bu kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırlatır. Çünkü bu topraklarda bayrak, korkunun değil; direnişin sembolüdür.
Yazımı, Arif Nihat Asya’nın şu dizeleriyle bitirmek istiyorum:
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay yıldızının ışığı yeter…









